07.02.2019 12:13:30 | Son Güncelleme

ANALİZ - Batı'nın “Kürtler” yalanı, PKK-YPG’yi örtme çabası

“Kürtler” konusu bağlamında Batı kamuoyunda Aralık ayının sonunda başlatılıp Ocak ayında devam ettirilmek suretiyle yeniden ısıtılan Türkiye kampanyası, aslında tanıdık özelliklere sahip - Çekilme ilanının ardından gelen Trump karşıtı açıklamalarda Suriye’de Rusya ve İran etkisinin artabileceği ve DEAŞ’ın geri dönebileceği gibi iddialar zikredilse de bu açıklamaların ana gerekçesini Türkiye’nin “Kürtleri katledeceği” yalanı ve ABD’ye müttefiklik yapan terör örgütü YPG’nin yalnız bırakılmaması gerektiği vurgusu oluşturdu - Bölgede Kürtlerin de sahibi olduğu ve refah içinde yaşadığı tek devlet, Türkiye’dir - YPG zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Kürtlerin sayısı 500 bin civarındadır - Türkiye, Fırat’ın doğusunu hedefleyen operasyonun “Kürtlere” değil, PKK'lı teröristlere karşı yapılacağını defalarca açıklamasına rağmen, Batı medyası haber ve köşe yazılarındaki söylemini değiştirmiyor - Türklerin ve Kürtlerin kadim kardeşliği, Osmanlı Devleti’nden miras aldıkları birlikte yaşama kültürü ve ırkçılığı reddeden İslami hassasiyetleri geleceğin birlikte inşa edilmesi konusunda çok daha kuvvetli bir zemin oluşturmuş durumda

YUSUF ÖZKIR- Batı medyasındaki Türkiye karşıtlığının birkaç odak noktası var. Bunlardan biri Türkiye’deki Kürtlerin tahrik edilmesi üzerine kuruludur. Kürtlerin hiç yüz vermemesine rağmen, Batı kamuoyunda yoğun şekilde bu söylem dile getirilir. Türkiye’nin PKK terörüyle mücadelesine gölge düşürebilmek maksadıyla siyasi konuşmalarda, basın toplantılarında ve dolayısıyla medya metinlerinde PKK yerine bilinçli şekilde “Kürtler” ifadesi kullanılır. Halbuki PKK hem Türkiye hem de ABD ve Avrupa’nın terör örgütleri listesindedir. Gerek yakın dönemde yaşananlar esnasında gerekse son 30 yıllık terörle mücadele sürecinde Türkiye bu çarpıtmayla karşı karşıya kalmaktadır. Bu yüzden “Kürtler” konusu bağlamında Batı kamuoyunda Aralık ayının sonunda başlatılıp Ocak ayında devam ettirilmek suretiyle yeniden ısıtılan Türkiye kampanyası, aslında tanıdık özelliklere sahip.

Bu kara propagandanın aktörlerine bakıldığında, ön planda ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararından rahatsız olan ve bu kararı erteletmek isteyen siyasiler olduğu görülüyor. Onlarla birlikte, başta Amerikan medyası olmak üzere Batı medyasının çoğunluğu da aynı koroya katılmış durumda. Trump’ın Suriye’den çekilme kararından sonra medyada telaffuz edilen bu yaklaşımı, siyasal düzlemde de algı oluşturmak maksadıyla ilk olarak Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham Aralık ayının sonunda “günün sonunda, Kürtleri bırakıp gidersek ve katledilirlerse, gelecekte bize kim yardım edecek?” diyerek başlatmıştı. Akabinde 4 Ocak’ta ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo “ABD Türklerin Suriye’de Kürtleri kıyıma uğratmamasını güvence altına almaya çalışıyor” ifadesiyle bu algı oluşturma sürecini resmi bir söyleme dönüştürmüştü. Bu söylemin daha sonra çeşitli çevrelerde daha yoğun şekilde kullanıldığı görülüyor. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton İsrail ziyaretinde aynı açıklamayı tekrar ederek bu propaganda çarkına katılmıştı. Trump’ın Şubat ayının başında kendi otelinde YPG-PYD’nin Washington temsilcisi İlham Ahmed ile sanki tesadüfmüş gibi “karşılaştıktan” sonra 15 dakika konuşmasıysa bu halkanın son parçalarından biri oldu. Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisine ve tüm bu yaklaşımların özünde yer alan terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’yi örtme çabalarına geçmeden önce, Trump’ın çekilme konusundaki açıklamalarını hatırlamakta fayda var.

- Beyaz Saray’da bilek güreşi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 14 Aralık’ta ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde pozitif bir atmosfer oluşmaya başladı. 2013 yılında Barack Obama yönetiminin Suriye meselesinde Türkiye’nin aleyhine pozisyon almaya başlamasından sonra bozulmaya başlayan iki ülke ilişkilerinde ibre ilk kez yukarı doğru hareket halindeydi. Bu tablo, Trump’ın dört gün sonra Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarına saygı gösteren bir söylemle ABD’nin Suriye’deki askerlerini geri çekeceğini belirtmesiyle daha da olumlu bir mahiyet kazandı. Trump 19 ve 20 Aralık tarihlerinde ise Suriye’deki Amerikan askerlerinin geri çekileceğini teyit eden açıklamalarına devam etti; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın DEAŞ ile mücadelenin kalan kısmını Türkiye’nin yürüteceğine dair kendisine teminat verdiğine dair bilgileri kamuoyuyla paylaştı. Bu açıklamalar Erdoğan’ın, Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusunda ABD askerlerinin nezaretinde oluşturulan PKK-YPG bölgesine operasyon yapılacağı yönündeki açıklamasından sadece birkaç gün sonra gelmişti.

Amerikan medyası Trump’ı bu açıklamayı yapmaya Erdoğan’ın ikna ettiğini eleştirel bir tonla yazdı. Devamındaysa Trump’ı kararından vazgeçirmek için Beyaz Saray’a pek çok tur yapıldığını ve kamuoyuna onlarca demeç verildiğini söylemek mümkün. Bu bağlamda, Trump’ın çekilme açıklamasına tepki göstermek amacıyla ABD Savunma Bakanı James Mattis ve ABD’nin DEAŞ’la Mücadele Koalisyonu Özel Temsilcisi Brett McGurk istifa ettiler. Dolayısıyla Amerikan medyası, askeri bürokrasi ve siyasi çevrelerin önemli bir kesimi Trump karşıtı açıklamalar yapmaya başladı ve (Kılıç Buğra Kanat’ın ifadesiyle söylersek) bu açıklamaların odağında “Türkiye karşıtlığı merkezi konumda” oldu. Trump karşıtı açıklamalarda, Suriye’de Rusya ve İran etkisinin artabileceği ve DEAŞ’ın geri dönebileceği gibi iddialar zikredilse de, bu açıklamaların ana gerekçesini Türkiye’nin “Kürtleri katledeceği” yalanı ve ABD’ye müttefiklik yapan terör örgütü YPG’nin yalnız bırakılmaması gerektiği vurgusu oluşturdu.

- İsrail’in hegemonya çabasına destek

Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton böylesi bir atmosferde İsrail’i ziyaret ederek Türkiye karşıtı söylemin çıtasını yükselten açıklamalar yaptı. Bolton’ın “Ankara’nın Suriye’de Kürtleri katletmesine izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullanmasıysa hem Batı’da devam eden Türkiye karşıtı kampanyanın bir parçası olması bakımından hem de İsrail’de yapılması açısından dikkat çekicidir. Küresel medya ile İsrail yanlısı lobiler arasındaki ideolojik ilişki göz önüne alındığında, çift taraflı bir operasyon yapılmak istendiğine dair kuşkulu olmak gerekir. Nitekim İsrail’de yapılan bu açıklamanın söylem analizi yapıldığında, bunun İsrail’in bölgedeki hegemonya çabalarıyla uyumlu olduğu görülüyor. Barzani yönetiminin 2018 yılında Irak’ın kuzeyinde bağımsızlık referandumu düzenlemesini açıktan destekleyen tek ülke olan İsrail PKK ve onun Suriye uzantısı YPG konusundaki pozitif yaklaşımını da açıktan dile getiriyor. Başta İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şaked olmak üzere bazı İsrailli bakanlar Kürtleri her fırsatta Türkiye’ye karşı kışkırtmak için yalan söylemekten çekinmiyor.

DEVAM EDİYOR...
DEVAMI

Ayrıca 8 Ocak’ta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve İsrail’in yaptığı görüşmeden sonra MOSSAD şefinin “İran’ın gücü kırılgan. Asıl tehdit Türkiye’den geliyor” şeklindeki açıklaması “Kürtlere katliam yapılacak” yalanının İsrail’de dolaşıma sokulmasıyla ilişkilidir. İsrail bölgedeki kaosu derinleştirerek kamuoyunun başka yöne odaklanmasını ve böylece kendi işgal girişimlerinin konuşulmasını engellemek istiyor. Ulusal güvenliğinin tehdit edildiği gerekçesiyle Türkiye’nin enerjisini uzun süre buraya harcaması, muhtemelen İsrail’in yayılmacı politik hedefleriyle örtüşmektedir. Bu yüzden Bolton’un İsrail ziyaretinde bu açıklamayı yapmasından hemen sonra MOSSAD şefinin Türkiye’yi tehdit kategorisinde gören açıklamasının gelmesi tesadüfi değildir. Meselenin İsrail ile ilişkili bir diğer boyutuysa Trump’ın çekilme kararına itiraz eden ABD’lilerin, bunu “İsrail’in güvenliğini” bahane ederek yapmasıdır. İşin tuhaf kısmı, bir taraftan İran’ın İsrail’e tehdit oluşturduğu gerekçe gösterilerek ABD’den YPG’yi desteklemeye devam etmesi istenmekte, diğer taraftan da MOSSAD şefi “gerçek tehdit İran değil, Türkiye’dir” açıklaması yapabilmektedir.

- Türkiye’nin ulusal güvenliği

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun, John Bolton’ın Ankara ziyaretinden sonra yaptığı Twitter paylaşımında “Türkiye’nin ulusal güvenliğinin müzakere edilemez” olduğunu vurgulayarak aslında meselenin başlangıç ve bitiş noktasını da tespit etmişti. Bölgede Kürtlerin de sahibi olduğu ve refah içinde yaşadığı tek devlet Türkiye’dir. Türkiye terör örgütü PKK ve onun Suriye’deki uzantısı YPG-PYD ile mücadele etmektedir. Fırat’ın doğusunda ABD desteğiyle ortaya çıkacak muhtemel bir otonom bölge Türkiye’nin bekası ve geleceği açısından en büyük tehditlerden birini oluşturmaktadır. Türkiye ulusal güvenliğini tehdit eden böyle bir cerahati dağıtmak konusunda kimseden izin almayacağını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarıyla onlarca kez vurgulamıştır. Dahası, ABD ile Türkiye 1952 yılından bu yana NATO içinde yan yana görev yapan iki ülke konumundadır. Bazı Amerikalıların Türkiye’nin beklentilerini görmezden gelerek PKK-YPG gibi terörist yapılanmalara yatırım yapması müttefiklik hukukuyla bağdaşmamaktadır. ABD’nin desteklediği YPG tıpkı DEAŞ gibi bir terör örgütüdür ve işkence, cinayet, çocukları zorla askere alma, yerel halkı zorla sürgüne gönderme gibi suçları işlediği İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından da rapor edilmiştir. YPG zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Kürtlerin sayısı 500 bin civarındadır. Ayrıca nüfusunu Arapların oluşturduğu pek çok şehir YPG tarafından insansızlaştırılarak işgal altında tutulmaktadır.

- Kürtleri kandırma umudu tutmuyor

“Kürtler katledilecek” yalanı üzerinden yapılan propagandanın pek çok alıcısı olduğu muhakkak. Çünkü bu söylem aracılığıyla hem Türkiye’nin pozitif imajına gölge düşürecek bir argüman elde ettiklerini düşünüyorlar hem de Türklerle Kürtleri karşı karşıya getirerek kitlesel çatışma çıkarabileceklerini hayal ediyorlar. Batı’daki belirli grupların yıllardır yatırım yaptığı bu iddianın hiçbir şekilde tutmadığını, aksine hem Türklerin hem de Kürtlerin bu beklentiyi reddettiğini hatırlatmak gerekir. 2016 yılında PKK Türkiye’de bazı şehir merkezlerinde “özyönetim” ilan ederek caddelere, evlerin önlerine hendek kazdığında ve camileri mevzi olarak kullandığında, benzer bir söylem Batı kamuoyunda yoğun bir şekilde kullanılarak PKK’ya yapılan operasyonlar engellenmek istenmişti. Kürtler doğrudan sokağa davet edilerek toplumsal bir gerilim ve çatışma ortamının oluşması arzu ediliyordu. Fakat Kürtler bu beklentiyi sömürgecilerin kursaklarında bırakmış ve Türkiye terör yuvalarını dağıtmıştı. Ayrıca Türkiye’de PKK’ya yönelik operasyonların en yoğun olduğu dönemde AK Parti ile MHP arasında kurulan “Cumhur İttifakı” bir önceki seçime göre Kürtlerden daha fazla oy aldı.

Batı medyasında yeniden artan haber içeriklerine bakıldığında, PKK-PYD-YPG tarafından servis edilen içeriklerin herhangi bir süzgeçten geçirilmeden habere dönüştürüldüğü görülüyor. Türkiye Fırat’ın doğusunu hedefleyen operasyonun “Kürtlere” değil PKK’lı teröristlere karşı yapılacağını defalarca açıklamasına rağmen, Batı medyası haber ve köşe yazılarındaki söylemi değiştirmiyor. Kürtleri PKK ve YPG ile özdeş tutmak isteyen toptancı bakış açısı bilinçli olarak sürdürülüyor. Operasyonda sivillerin değil teröristlerin hedef alındığını açıklayan Türkiye’nin sahada da buna uygun bir askeri strateji uyguladığı önceki örneklerden biliniyor olmasına rağmen, Batı medyasında ve bazı siyasi çevrelerde “hedefte Kürtlerin” bulunduğu yaklaşımı yoğun şekilde kullanılıyor. Batılılar ders almasa da, önceki örneklerde olduğu gibi bu kara propaganda yine tutmayacak. Çünkü Türklerin ve Kürtlerin kadim kardeşliği, Osmanlı Devleti’nden miras aldıkları birlikte yaşama kültürü ve ırkçılığı reddeden İslami hassasiyetleri, geleceğin birlikte inşa edilmesi konusunda çok daha kuvvetli bir zemin oluşturmuş durumda.

[İstanbul Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Yusuf Özkır aynı zamanda Kriter dergisinin yayın koordinatörüdür]

Yorumları göster